emre's profileWindows Live alanıPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 29

    Öyle bir hayat yaşıyorum ki, -Nietzsche

    Nietzsche

    Öyle bir hayat yaşıyorum ki,

    Cenneti de gördüm, cehennemi de.

    Öyle bir aşk yaşadım ki,

    Tutkuyu da gördüm, pes etmeyi de.

    Bazıları seyrederken hayatı en önden,

    Kendime bir sahne buldum oynadım.

    Öyle bir rol vermişler ki,

    Okudum okudum anlamadım.

    Kendi kendime konuştum bazen evimde.

    Hem kızdım hem güldüm halime

    Sonra dedim ki ' söz ver kendine '

    Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.

    Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.

    Uçmayı seviyorsan, düşmeyi de bileceksin.

    Korkarak yaşıyorsan, yalnızca hayatı seyredersin.

    Öyle bir hayat yaşadım ki, son yolculukları erken tanıdım.

    Öyle çok değerliymiş ki zaman,

    Hep acele etmem bundandı

    Anladım...

    Nietzsche

     

     

     

    HERSEY SENDE GiZLi

     From: emreztrk@hotmail.com
    To: large_34@hotmail.comSubject: can yücel
    HERSEY SENDE GiZLi
    > Yerin seni cektigi kadar agirsin
    > Kanatlarin cirpindigi kadar hafif..
    > Kalbinin attigi kadar canlisin
    > Gozlerinin uzagi gordugu kadar genc...
    > Sevdiklerin kadar iyisin
    > Nefret ettiklerin kadar kotu..
    > Ne renk olursa olsun kasin gozun
    > Karsindakinin gordugudur rengin..
    > Yasadiklarini kar sayma:
    > Yasadigin kadar yakinsin sonuna;
    > Ne kadar yasarsan yasa,
    > Sevdigin kadardir omrun..
    > Gulebildigin kadar mutlusun
    > Uzulme bil ki agladigin kadar guleceksin
    > Sakin bitti sanma her seyi, sevdigin kadar
    > sevileceksin.
    > Gunesin dogusundadir doganin sana verdigi deger
    > ve karsindakine deger verdigin kadar insansin
    > Bir gun yalan soyleyeceksen eger
    > Birak karsindaki sana guvendigi kadar inansin.
    > Ay isigindadir sevgiliye duyulan hasret
    > ve sevgiline hasret kaldigin kadar ona yakinsin
    > Unutma yagmurun yagdigi kadar islaksin
    > Günesin seni isittigi kadar sicak.
    > Kendini yalniz hissetigin kadar yalnizsin
    > ve guclu hissettigin kadar guclu.
    > Kendini guzel hissettigin kadar guzelsin.. iste budur
    > hayat!
    > Iste budur yasamak bunu hatirladigin kadar yasarsin
    > Bunu unuttugunda aldigin her nefes kadar usursun
    > ve karsindakini unuttugun kadar cabuk unutulursun
    > Cicek sulandigikadar guzeldir
    > Kuslar otebildigi kadar sevimli
    > Bebek agladigi kadar bebektir
    > ve herseyi ögrendigin kadar bilirsin bunu da ogren,
    > SEVDIGIN KADAR SEVILIRSIN...

    HARCAMLAR (ÖZDEMİR ASAF)) GÜZEL ŞİİR.))

    HARCAMALAR

    Mektuplar aldım sevindim,
    Birinde denmiş geliyorum
    Öbüründe yazılmış geleceğim.
    Bekledim bekleyorum.
    Bir yaşam verdim.

    Açtım bir başkasını,
    Uzun-uzun yazmış gel.
    Okumadan arkasını
    Gittim gidiyorum
    Bir başka yaşama bedel.

    Biri demiş sen, biri demiş ben.
    Seni ben anladım, beni sen.
    Bir yaşam daha verdim
    Beklerken, giderken, dönerken.

    Kaldı elimde üç-beş mektup,
    Üç-beş yaşam.
    Bir onları da açsam okusam
    Önceki yaşamları unutup
    Ya beklesem, ya da gidip arasam.

    Ne bir iz geliyorum deyenden,
    Ne de gel yazandan.
    Bunları düşünüp dururken
    Bir yaşam daha gitti elimden
    Başkalarınca saklamak varken.

    Ama ben umudluyum bundan;
    - Yüzümden, gözümden belli -
    Umudu umudumla harcadığımdan..
    Bundan sonra belki
    Bir yaşam daha çıkar mektubumdan.

    Özdemir Asaf

    MUHTEŞEM BİR HAYAT (AHMET ALTAN)

    Muhteşem bir hayat

    Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.

    Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

    Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır. Değersiz bulduğumuz, sevilmediğimizi düşündüğümüz zamanlar.

    Takatsiz bir halde hayatın bir kenarına tutunmaya uğraşırken "niye" diye sorarız kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatın bir kıyısında yapayalnız kaldım, neden hayallerim gerçekleşmedi?"

    O anda kaderin haksızlığına öylesine inanmışızdır ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektiğine, bir cevabı hakettiğimize inanırız.

    İnandırıcı bir cevap için bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgeçmeye bile hazırızdır.

    Koskoca yeryüzünde yalnızca bizim başımıza geldiğine inandığımız bu insafsızlığın, bu gizli kederin, paylaşılması zor bu acının, bu çaresizliğin bir sebebi olmalıdır.

    İlahi bir kaprisin kurbanı olduğumuzu düşünmekten bizi kurtaracak bir sebep.

    Varlığımızın anlamsızlığına anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde olduğunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandırıcı olsun.

    Hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduğuna bile inanırız.

    Onun hangi kusur olduğunu bulmaya çabalarız bu kez de...

    Yeterince zeki mi değiliz, güzel mi değiliz, bilgili mi değiliz, eğlenceli mi değiliz?

    Bulacağımız neden bizi üzecek de olsa hiç değilse hayatın bir ritmi, bir düzeni, bir kuralı olduğuna bizi ikna edecektir; bizi rastgele açılmış bir ateşte vurulmuş bir zavallı olmaktan kurtarıp, hiç olmazsa bilerek hedef alınmış biri yapacaktır.

    Bir neden bulursak, geçmiş için üzülsek de gelecek için bir ümidimiz olacaktır.

    Neden varsa çare vardır çünkü.

    Ama nedensizlik...

    Bu öldürücüdür.

    Manasızlığı derin ve kalıcı kılar.

    Benim hikayelerim "çok uzun yıllar önce" diye başlıyor artık.

    Çok uzun yıllar önce...

    Sığırcık sürülerinin neşeli çığlıklarla yeni yeni tomurcuklanan ağaçlara konduğu ılık bir akşamüstü, Paris'te küçük bir sinemaya girmiştim.

    Kahve, deri, zift, rutubet kokularının karıştığı siyah duvarlı loş salonda birkaç kişiydik.

    Eski bir Amerikan filmi izleyecektik.

    James Stewart'la Donna Reed'in başrollerini paylaştığı film başladı.

    Stewart, minik bir kasabadaki fakir bir işadamını oynuyordu.

    Çocukluğundan beri bütün hayali dünyayı dolaşmaktı ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasını terk edememiş, sonunda babasının pek de parlak olmayan işini devralmak zorunda kalmıştı.

    Sevdiği bir karısı ve çocukları vardı.

    Ama işler iyi gitmiyordu.

    Borçlar birikmişti.

    Yaşadığı hayal kırıklığına bir de borçlar eklenince dayanacak gücü kalmamıştı.

    Karlı bir gece arabasına binip, kasabanın biraz ötesinden akan nehrin kıyısındaki bara gidip iyice sarhoş olana kadar içtikten sonra kendini köprünün üzerinden atıvermişti.

    Stewart sulara düşerken, karanlık göklerden gelen bir konuşma duyuldu.

    Tanrı, "ikinci sınıf meleklerden" birine görev veriyordu.

    - Eğer bu ümitsiz adama yeniden yaşama isteği vermeyi başarırsan, ben de sana çok istediğin o iki kanadı verir, seni birinci sınıf melek yaparım.

    Ve, yeryüzüne tonton, yaşlı bir adam kılığında "başarısız" bir melek düşüyordu.

    O güne dek bir türlü verilen görevleri doğru dürüst yerine getiremediği için istediği kanatlara kavuşamayan, kederli bir melekti bu.

    Görevi ise çok zordu.

    Tümüyle çaresiz, borçlar içinde yüzen, hayallerini kaybetmiş, istediklerinden hiçbirine kavuşamamış, dünyayı gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sıkışıp kalmış bir adama hayatı yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgeçirecekti.

    Melek yeryüzüne indiğinde, bir polis Stewart'ı sulardan çıkarıyordu.

    Onu, kendini sulara atmadan önce son içkisini içtiği bara götürüyordu ama orası şimdi çok değişikti.

    Serserilerin toplandığı, pis bir batakhane olmuştu.

    Kimse Stewart'ı tanımıyordu.

    Stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostları onun kim olduğunu bilmeyen gözlerle ona bakıyorlardı.

    Kasaba bakımsızdı, çirkindi, karanlıktı.

    Eski bir okul arkadaşı arka sokaklarda fahişelik yapıyordu.

    Karısı ise bir kütüphanede çalışan zavallı bir yaşlı kızdı.

    O sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayı dolaşan erkek kardeşinin ise bir kilisenin bahçesinde mezarı duruyordu.

    Stewart, suya düşmesiyle çıkması arasında geçen bu beş dakikada her şeyin nasıl bu kadar değişebilmiş olduğunu anlayamadan etrafına bakarken "ikinci sınıf melek" yanına yaklaşıyordu.

    Ona anlatmaya başlıyordu.

    - Sen hayatına son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptım, sen hiç bu dünyaya gelmemiş gibi oldun... Sen olmamış olsaydın ne olacaktı, gör...

    Kardeşim ne zaman öldü, diye soruyordu Stewart.

    - Sen dokuz yaşındayken o kuyuya düşmüştü ve sen onu kurtarmıştın... Ama ben senin doğumunu iptal edince ve sen hiç doğmayınca onu kurtaracak kimse de olmadı... O çocukken öldü.

    - Peki sınıf arkadaşım ne zaman fahişe oldu?

    - Bir gün o çok parasız kalmıştı, para bulabileceği hiçbir yer yoktu ve sen ona borç vermiştin... Ama sen olmayınca o gece kendini sattı ve sonra fahişe olarak kaldı.

    - Kasaba niye böyle bakımsız ve korkunç gözüküyor?

    - Çünkü sen babanın yerini aldıktan sonra insanlardan para toplayıp kooperatifler kurmuştun, binalar yapmıştın, kasaba gelişmişti... Sen hiç olmadığın için o kooperatif kurulmadı, o binalar yapılmadı, kasaba bakımsız kaldı, o inşaatta çalışıp para kazanan birçok insan para kazanamayıp serseri oldu.

    Bütün seyircilerle birlikte Stewart da, bir insanın farkına varmadan ne kadar çok başka insanın hayatına değdiğini, o hayatları varlığıyla değiştirdiğini, en sıradan insanın bile bu hayatta tahmin edemeyeceği ölçüde önemi olduğunu görüyordu.

    Tavana asılmış, birçok değişik parçadan oluşmuş oyuncaklar vardır, her bir parça başka bir parçaya dokunarak bir rüzgar yaratır ve oyuncak dönüp durur.

    O parçalardan birini çıkardığınızda bütün rüzgarı kesersiniz.

    Oyuncak kımıltısız kalır.

    Frank Capra'nın o filminde de, hayatın aynen o oyuncak gibi birbirine değen insanlarla döndüğünü, aradan bir tek insanı bile çıkarıp aldığınızda hayatın dönüşünü etkilediğinizi, birçok olayın farklılaştığını, herkesin sandığından daha büyük bir rolü ve değeri olduğunu anlıyordunuz.

    Değersiz ve işlevsiz kimse yoktu.

    Stewart, o yaşlı ve tonton "ikinci sınıf" melek sayesinde bu gerçeği görünce intihar etmekten vazgeçiyordu.

    Kendisine o kadar manasız ve değersiz gözüken hayatının aslında birçok insan için ne kadar değerli olduğunu kavrıyordu.

    O intihar etmekten vazgeçince yeniden her şey eskisine dönüyordu.

    "Bu muhteşem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "çın" sesi duyuluyordu.

    Tonton meleğe, Tanrı çok arzuladığı kanatlarını veriyordu.

    Kendimizi manasız ve yararsız bulduğumuz zamanlar vardır.

    Değersiz olduğumuzu, sevilmediğimizi düşünürüz.

    Hayalkırıklıklarıyla dolu hayatımızda neden istediklerimizin hiç gerçekleşmediğini merak ederiz.

    Cevaplar ararız.

    Bulamayız genellikle.

    Cevaplar vardır aslında.

    Kendimizi yararsız bulduğumuzda çok yararlı işler yapmışızdır, sevilmediğimizi sandığımızda sevilmişizdir, değersiz olduğumuzu düşündüğümüzde değerimizi bilenler çıkmıştır.

    Birçok hayatı aynı anda kımıldatan o sihirli rüzgarı yaratmakta bizim de farkına varmadığımız büyük bir rolümüz olmuştur.

    Eğer Tanrı "ikinci sınıf" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatın nasıl olacağını gösterseydi, sanırım hepimiz kendimize de hayata da başka türlü bakardık.

    Hatta, o melek bize "istediklerimiz gerçekleştiğinde nasıl bir hayatımız olabileceğini" gösterseydi belki istediklerimizin gerçekleşmemesi için dua ederdik.

    Bu muhteşem bir hayattır.

    Cevabı ve sırrı kendi içinde saklıdır.

    Ve, o hayatı hep birlikte yaparız.

    Bazen rolümüzden şikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kıymetini bilemememizdendir.

    tüm içtenliğimle öpüyorum iyi geceler

    ... emre

    MERABA

    Yalnız kadınlar

    Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.

    - Erkekler benden korkuyor.

    Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.

    Mutsuz olduğunu da...

    Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...

    Akşam çökerken, karlı dağların arasından ilerleyen adam ıssız bir yamaca dayanmış bir ev görür.

    Eve yaklaştığında kapı açılır ve elinde tüfeğiyle, düşman bakışlı genç bir kadın belirir.

    - Hemen git buradan, der, yoksa ateş ederim.

    Adam yorgundur, açtır, uykusuzdur, yaralıdır.

    Sadece o geceyi geçirecek bir yer aradığını, kötü bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışır ama kadın hep aynı cümleyi tekrarlamaktadır.

    - Hemen git buradan, yoksa ateş ederim.

    Kadının kararlı olduğunu gören adam çaresizce arkasını dönüp yürümeye başlar. Kadın, ya adamın yıkılmak üzere olduğunu anlatan bitkin yürüyüşüne acıdığından ya da adamın gerçekten sığınmaktan başka bir niyeti olmadığını sezdiğinden arkasından seslenerek çağırır.

    - Gel.

    Adamı eve alır. İçerde bir de bebek vardır.

    Yemek ısıtıp adama verir. Sonra ona, alet edevatın durduğu soğuk bir odada yer gösterir.

    Adam o kadar yorgundur ki, bir yatağın olmamasına aldırmaz, yere bir battaniye serip yatar.

    Biraz sonra kapısı açılır ve geceliğiyle kadın gözükür.

    - İstersen, der, içerde yatabilirsin.

    Adam eşyalarını toplayıp içeri girer, kadının yatak odasında ne yapacağını bilemeden ayakta durur.

    Kadın, adama bakar,

    - Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?

    Adam kadının yanına yatar, kadına sarılır. O halde birlikte uyurlar.

    Amerikan İç Savaşı'nda yaşanan dramları anlatan filmdeki birçok acı içinde galiba beni en çok etkileyen, kocası savaşa gittikten sonra o dağ başında yapayalnız yaşayan kadının o cümlesi oldu.

    - Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?

    Acaba kaç kadın, sadece bir sarılışı özlediği için aslında pek de istemediği sevişmelere razı olmuştur?

    Acaba kaç kere, sarılıştan sevişmeye, şefkatten şiddete çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan tensel arzularının çeşitliliğini, sadece bir tek tensel arzu bilen erkeklere anlatamadıkları için, erkeklerin sevişme isteklerine evet deyip, o sevişme içinden kendi ihtiyaçlarını almışlardır?

    Hem ruhları hem tenleri, duyguların ve dokunuşların binbir çeşidine açık ve duyarlı olan kadınlar hayatın içinde tek başlarına kaldıklarında, hissettikleri yalnızlık bir erkeğinkinden çok daha yoğun ve derin olur.

    Erkeklerin duygu ve ten dünyası geniş bir çimenlik gibi dümdüz uzanırken onlarınki, içinde çiçeklerin, ağaçların, sarmaşıkların, çeşitli otların, bitkilerin büyüdüğü karmaşık bir bahçe gibi yayılır, bu bahçeye bir el değmediğinde yabanileşip vahşileşir, birçok duygu yeterince sulanmadığında solgunlaşır, sarmaşıklar zehirli bir telaşla etrafa yayılır.

    İçlerinde gezdirdikleri o ıssız bahçelerden yükselen yabanyemişi kokularının keskinliğini, seslerinin hafifçe solduğunu, neşeli gülüşlerin altında bir hüznün ve asla itiraf edilmek istenmeyen bir ürkekliğin fısıltısının titreştiğini hissedersiniz.

    Çalınmayan bir piyano gibi dururlar hayatın içinde, tuşlarının tozlanacağından, bir daha hiçbir zaman o eski parlak tınılarının duyulmayacağından endişe ederler.

    Geceleyin, gün boyu hangi kimlikle dolaşıyorlarsa o kimlikten soyunup yalnız bir kadın olduklarında, yataklarına yorgunca otururlar.

    Yatağın kenarında, yorganın altına girmeden önce bir an hayatlarını düşünürler.

    Bir yerde bir hata yapmış olduklarına dair isimsiz ve nedensiz bir pişmanlık belirir içlerinde.

    Bütün o ruhsal ve tensel istekleri onlara birer düşman gibi gözükür.

    O istekleri zaman zaman inkar etmek isterler ama hiçbir zaman başarılı olamazlar.

    Ve bazen, yalnızlıktan ürküp, asla yapmayacaklarına inandıkları yanlışları yaparlar.

    Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.

    - Erkekler benden korkuyor.

    Bunu duyduğumda, "yalnız bir kadınla" karşı karşıya olduğumu anlarım.

    Mutsuz olduğunu da...

    Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da...

    Anlarım ki, telaşlı ve bu telaş yüzünden kendini üzecek hatalar yapıyor.

    İstediğinde ona "sadece" sarılacak, istediğinde başkalarına hiçbir zaman gösteremeyeceği arzularının "karanlık" yanlarını onu hiç yargılamadan, aynı zevki alarak paylaşacak, istediğinde ona şiddetle istediğinde şefkatle dokunacak; onun kuşkularla çırpınan ruhunu bazen bakışlarıyla, bazen usul sesiyle yatıştıracak, duygularının ve teninin kat kat yükselen teraslarında onunla dolaşacak birini arayıp da bulamadığında...

    İşte o zaman, telaşlı ve tedirgin ruhu, biraz hoşuna giden bir erkeği bütün isteklerini anlayıp paylaşacak biri olarak görecek, o erkeğin gerçek yüzünü duygular dünyasının büyülü çanağında kendi istediği yüze çevirecektir.

    Ve, hemen ona doğru koşacaktır.

    Erkek ise, onun kendisini nasıl gördüğünü hiç anlamayacaktır.

    Onun kendisinden ne istediğini de...

    Kendisine yaklaşmak, yakınlaşmak isteyen kadına, zihninin tek penceresinden bakacak, onun şefkat dolu bir sarılıştan dostça bir sohbete kadar yayılan geniş arzularını tek bir arzunun, tensel bir ihtirasın işareti olarak görecektir.

    Karşılıklı acıklı bir yanılgı yaşayacaklardır.

    Tuhaf bir çarpılmayla, hayatta belki de en çok sevdiği şey olan kadın vücudunu binlerce yıllık alışkanlıklarla zihninin ele geçmez derinliklerinde "günahkarlık ve ayıp"la bir tutan erkek, kendisini beğenen kadının isteklerini küçümseyecektir.

    Kendisine bütün arzuları ve sıcaklığıyla gelen kadını yalnızca vücudundan tutacak, onun ruhuna ve duygularına hiç aldırmayacak, kendi erkekliğinin çekiciliğine hayran kalırken kendisini beğenen kadının zekasını da, ayrıcalıklı özelliklerini de pek fark etmeyecektir.

    Her zaman olmasa da genellikle telaşlı "yalnız kadınlarla" erkekler arasındaki oyun böyle oynanacaktır.

    Kadın, ilk sevişmeden sonra telefon neden çalınmıyor diye kuruntular içinde kendi kendini yerken, erkek iyice doymuş egosuyla mutlu bir gergedan yavrusu gibi bir ağacın dibinde uykuya çekilecektir.

    Kadın beğenilmediğini sanacak, kadınlığının, çekiciliğinin, zekasının yetersiz olduğu kaygısına kapılacaktır.

    Ağacın altında mutlu uykusuna yatmış gergedan yavrusunun başına gidecek, "Sen beni tam anlayamadın, ben aslında çok zeki, çekici bir kadınım" diye anlatmaya başlayacaktır.

    Erkek bunu da anlamayacaktır.

    O, kadının gene aynı istekle geldiğini düşünecektir.

    Bir keman virtüözüyle bir sağırın ilişkisine dönüşecektir ilişkileri, kadın kemanının bütün seslerini duyurmak için uğraşacak ama bu sesler erkeğin içine ulaşmayacaktır.

    Kadının telaşı bundan sonra daha da artacaktır.

    Birçok güzel, başarılı, ünlü kadının hiç beklenilmeyen skandalların, kendisini utandıracak olayların parçası olmasında, sanırım, onun "kötü bir kadın" olmasından çok "yalnız bir kadın" olmasının payı vardır.

    Belki de sadece, "Yanıma uzanıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın" demek istemiş, çok özlediği bir sarılış karşılığında beklenmedik maceraların parçası haline gelmiştir.

    Yalnız kadın olmak zordur.

    Ruhundan, teninden, vücudundan yayılan bir istekler senfonisinin hiç duyulmaması, bütün bu seslerin bir dinleyicisi olmaması, onu bomboş bir salonda konser veren büyük bir orkestra gibi kederlendirir.

    Üstelik erkekler, onun incelikli arzularının, özlemlerinin farkında bile değildirler.

    Onun bir başka insanın belki de sadece sıcaklığını hissedebilmek için attığı adımlara küçümseyerek bakarlar.

    O kadınların birçoğu, böyle bir küçümsenmenin hedefi olmamak için hayatın içinde ya olduğundan çok soğuk, ya olduğundan çok daha saldırgan ve alaycı yaşamak zorunda kalır.

    Yalnızlık, gittikçe derine işleyen bir pas gibi kimliklerini kemirir, onları başkalaştırır.

    Onların bütün varlıklarından yükselen senfonilerini duymaz kimse.

    Seslerine kulak verenler de genellikle o seslerin arasından sadece bir tanesini duyarlar.

    Bu, korkutur onları.

    "Yalnız bir kadın" olmak, yalnızlığın kendisinden bile daha ürkütücü hale gelir.

    Halbuki, birçok güçlü isteğin içinde belki de en çok istedikleri, söylemeyi en çok arzuladıkları, o basit cümlede gizlidir.

    - Yanıma yatıp, başka hiçbir şey yapmadan bana sarılır mısın?